En Çok Okunanlar, Umut Yazıları

Editörden| Konjonktürel gelişmeler ve Saray faşizminin yeni beka hamlesi: İnsan Hakları Eylem Planı

Geçtiğimiz ay yapılan Münih Güvenlik Konferansı uluslararası emperyalizmin Amerikan seçimlerinden sonraki iç dengesini ve küresel politikalarının çerçevesini gösterdi. Bugün RTE tarafından kamuoyuna deklere edilen İnsan Hakları Eylem Planı da uluslararası emperyalizm tarafından itaat kıskacına alınan Saray faşizminin yeni emperyalist dengeye entegrasyonunun çerçevesini göstermektedir.

Bu planın ülkede nasıl bir siyasal sürece tekabül ettiğini anlamak açısından kurgunun temel çarkını oluşturan emperyalist dengenin Münih’te sergilenen haline bir göz atmak gereklidir, çünkü Soroscu Amerikan bülbüllerinin Gazete Duvar’da yazdıkları  gibi Amerika döndü ve dünyada, bölgede ve ülkede herşey kaldığı yerden devam edecek, değildir. Bu zemindeki belirginlikleri Gare’den Amerika’nın Suriye saldırılarına, Belediye grevlerinden Merkel’in konferans konuşmalarına kadar bir dizi pratik veri üzerinden sağlamasını yaparak ortaya çıkarmak mümkün görünmektedir.

Transatlantik İttifakın Ağırlık Dengesi:

Trump’ın Amerika’yı yeniden güçlendirmek için uygulamaya soktuğu politik ve iktisadi çizgi Avrupa’yı dışlamaktaktaydı. Bu nedenle Trump’ın işbaşına gelmesiyle birlikte önce Avrupa ve Amerika arasındaki ticaret anlaşması TTIP fesh oldu. Trump’ın Avrupa politikası, özellikle Almanya ve Fransa’nın Rusya, Çin ve İran’la daha gelişkin ilişkiler içine girmelerine yol açtı. Rusya’yla Kuzey Akımı2 doğalgaz hattı, Çin’le bugün artık ABD ile olan düzeyi aşmış bir ticari ilişkilenme, İran’la Amerikan yaptırımlarına karşın nükleer anlaşma zeminini sürdürmek ve yaptırımları aşacak finansal mekanizmalar kurmak gibi gelişmeler hep bu dönemde oldu.

Ancak büyük iç kargaşalarla ilerleyen Amerikan seçimlerinde Biden’ın başkanlığı almakta olduğu açığa çıktığı sıralarda bu gidiş tümüyle tersine döndü ve Navalny provokasyonu sürecinde Almanya Rusya ilişkileri birbirlerine diplomatik yaptırımlar uygulayacak kertede koptu. ABD ve AB arasında Transatlantik ittifakı yeniden yapılandırılacaktı.

Elbette dünya eskisi gibi değildi; 2020 Martı’ndan itibaren pek çok şey değişmişti. Almanya önderlikli Avrupa, Transatlantik ilişkileri kendi çıkarlarını gözeterek şekillendirmek isterken Biden, Amerika’nın dünya siyasetine yeni bir insiyatifle dönüşünü aynı zamanda Transatlantik ittifakın dönüşü olarak tanımlamaya da özellikle önem  veriyordu. Bütün bu yaklaşımlar Münih Güvenlik Konferansı’nda Merkel ve Biden tarafından dile getirildiler.

Görülen oydu ki, taraflar hegemonyal çelişkilerini sürdürürken bu çelişkileri emperyalist kapitalizmin varlık koşulu olarak Doğu pazarlarını ele geçirme, bu pazarlarda hegemonya oluşturma önceliğine göre kontrol altında tutacaklardı.

Münih konferansına giderken Almanya, Amerika’nın itirazlarına karşın hem Çin’le büyük bir ticari anlaşma yapmış, hem de Rusya’yla KA2 projesini sürdüreceğini ilan etmişti. ABD ise bu projeyi akamete uğratmak için yaptırımları şiddetlendireceğini ifade etti.

Almanya, enerji ihtiyacı açısından ABD’nin eline düşmektense Rusya’yla işbirliği yapmayı öne çıkarmasına karşın Münih Konferansı’nda Rusya ve Çin’e karşı düşmanlık politikasında Amerika’yla sorunsuz ittifak yaptı. Uluslararası emperyalizmin askeri politikalarını doğuradan Amerika’nın insiyatifinden çıkarmak üzere ise, bir yandan Avrupa ordusunu oluştururken öbür taraftan NATO’nun yeniden yapılanmasını ve işlev kazanmasını öne çıkardı.

Bilindiği gibi Macron, NATO’nun beyin ölümünü ilan ettiği  zaman Merkel, küresel bir askeri güce dayanmadan emperyalist yayılmacılığın ve egemenliğin sürdürülemeyeceği bilgisiyle hızla buna müdahale etmişti. Bugün ise NATO’ya güçlü mali ve siyasal destekler açarak bu üst kimlik üzerinden bir yandan askeri politikada Amerika’yı kontrol altında tutmayı diğer yandan ise emperyalist yayılmacılığı NATO üzerinden yönlendirmeyi  deniyor. ABD’nin Taliban’la yaptığı anlaşmayı bozarak NATO’nun Afganistan’daki varlığını korumasını doğrudan Merkel önermiş durumdadır.

Görülen odur ki, 2003 Irak işgalinden beri Amerika’nın kendi organize ettiği koalisyonlar çerçevesinde ve esas olarak kendi askeri gücüne dayalı emperyalist işgal ve yayılma saldırıları, geçen süre zarfında Amerika’nın kayda değer bir başarı elde edememesinin ardından artık Alman önderlikli Avrupa finans kapitalizminin de desteğiyle NATO üzerinden yürürlüğe sokulacaktır. Ortadoğu’da birkaç yıldır sürdürülen Arap NATO’sunun örgütlenmesinde Suudi-Katar barışının sağlanmasıyla önemli bir aşama kaydedildi. Keza daha önce Amerika’nın kendi girişimleriyle kotaramadığı uzak doğu NATO’su bu kez Transatlantik ittifakın sağladığı güvenceli koşullarda Münih konferansı zemininde Avustralya, Hindistan ve Japonya’nın katılımıyla yeniden oluşturulmaya başlandı.

Bu gelişmelere koşut olarak Amerika Suriye’de Şii direniş örgütlerine saldırı düzenlerken Gare saldırısının –geçen değerlendirmemizde işaret ettiğimiz tarzda Almanya ve Amerika’nın icazetinden de öte- doğrudan Almanya’nın bilgisi dahilinde gerçekleştiği güçlü bir tez olarak ileri sürüldü. Bu tez, Alman hükümetinin resmi savunularında sırıtan demagojik zayıflıklardan başka, Türkiye’nin doğrudan Almanya’nın insiyatif alanında olmasından dolayı da kabul edilir bir değer taşımaktadır. Ve ardından Navalny provokasyonu bahanesiyle hem ABD hem AB, Rusya’ya karşı yeni yaptırımları uygulmaya soktular.

Bütün bu anlatıların özeti, emperyalist yayılmacılığın Irak krizinden beri süren Amerikan karakteri artık Atlantik’in iki yakasındaki emperyalist güçlerin kendi aralarındaki çelişkileri de içeren bir Transatlantik emperyalizmi karakterine yerleşmektedir. Irak’taki kimlik ve tahkimat kaymasından anlaşılacağı üzere artık Pentagon ve ona bağlı koalisyonlar değil emperyalizmin askeri aparatı olarak NATO yeniden devreye girmektedir. Bu kimlik yenileme, emperyalist yayılmacılıkta Amerika’nın Avrupa’ya da yer açması, Almanya’nın da artık bu süreçte insiyatif alması demektir.

Yeni Dengenin Türkiye’ye Yansıması

İttifaktaki bu denge kayması üzerinde durmamız, Biden-RTE gerilimi üzerinden demokrasi hayalleri kuran Kürt ve Türk liberallerin derin yanılgısının sahadaki devrimci militan tarafından kavranması ve hiçbir şekilde rehavete kapılmaması içindir.

Emperyalist güçler, Münih Konferansı’nda aralarındaki ilişkiyi ve bağlaşıklık kapsamını birbirlerine deklere ederken Amerikan merkez siyasetinin organı olan Foreign Affairs bu ittifak gücünün Doğu’daki düşmanlara karşı ağırlıklı bir hegemonya oluşturmanın prensip çerçevesini de tartışıp sergilemekteydi. Buna göre uluslararası emperyalizm Çin ve Rusya gibi “otoriter rejimler”e karşı oluşturması gereken “birleşik cephe”nin inşasında  “desteği çok önemli olan” ama kendisi anti demokratik olan kimi ülkeleri de işin içine katmayı başarmalıydı. Bu başarı ise taktik planda “demokrasiyi korumak” için “demokrasiyi teşvik” etmekten vazgeçmekle mümkün görülmektedir. Yani emperyalist dünya kendi hakimiyetini koruyabilmek için özellikle stratejik konumdaki ülkelerin anti demokratik bağlama giren gerici, faşist, diktatör yanlarını gerektiğince görmezden gelmelidir, gelecektir. Önerilen budur (Democracy on the Defense, Foreign Affairs, Mart-Nisan 21).

İşte RTE’nin gündemleştirdiği “İnsan Hakları Eylem Planı”nın arkasında bu özgürlük alanı vardır. Liberal solcular, Saray faşizminin pratik uygulamalarıyla açıkladığı metin arasındaki tutarsızlıklardan hareketle Batı demokrasisinin RTE’nin sözlerine kanmıyacağına inanmaktadırlar. Oysa yukarıda ifade edildiği gibi bu çerçeve zaten uluslararası emperyalizmin genelde Mısır, Suudi Arabistan, Polonya, Türkiye gibi gerici ve faşist ülkelere tanıdığı hareket alanıdır. Amerika’nın Suudi katil MbS’yi yaptırım kapsamına almaması da bu çerçeve itibariyledir.

Bu çerçeve itibariyle Saray faşizmi hem “dil, din farkı gözetmeyen hukuk”tan bahsedecek, hem de HDP’yi kapatıp, Alevilerin kapılarına çarpı attırabilecektir. Uluslararası emperyalizmin AKP-MHP faşizminden beklediği Rusya’nın etki alanından çıkması, İran’a karşı tavır almasıdır. Rusya’ya karşı Soçi ve Astana zirvelerinde çıkartılan pürüzlerin İran’la Gare meselesi üzerinden devreye giren diplomatik restleşmelerin önümüzdeki dönemde daha da sertleşmesi beklenmelidir.

İç politika zemininde ise sermaye açısından finansal kurgular düzene sokulduğu sürece elde edilen uluslararası destek sayesinde Saray faşizminin liberal burjuvaziyi yanına çekecek kimi demokratik  makyajlara yönelmesi elbette söz konusu olabilecektir. Bunların komedi kıvamındaki örneklerini RTE büyük bir müjde olarak bizlere sundu bile. Saray faşizminin bu müjdelerle liberal burjuvazinin içinden Oya Baydar türü devrim ve sosyalizm düşmanlığını bütün benliğine sindirmiş bir dizi  kullanışlı ahmak bulması hiç de şaşırtıcı olmamalıdır.

Gerici faşist diktatörlük, uluslararası emperyalizm tarafından bir yandan mali, diğer yandan Halk Bankası ve çete ilişkisi gibi dosyalar üzerinden kurulan hukuki kuşatmalarla Transatlantik emperyalizminin bu yeni politik atılımına  yatkın ve mahkum kılınmış durumdadır. Zaten ayakta kalabilmesinin başka bir koşulu da yoktur. Dış finansman sıkıntısı içinde bunalan Türkiye ekonomisi, iktidarın 1.8 büyüme oranı bildirimlerinin aksine  %7 küçülmüş, kişi başı gelir geçen yıla nazaran %6 gerilemiş durumdadır (M. Sönmez, Al Monitör, 1 Mart 2021). Merkez Bankası yeniden 45 milyar dolar eksi bakiye gösterirken enflasyon %25, işsizlik %30 civarında seyrediyor. Bu koşullarda, herkesin sürdürülemez gözüyle baktığı RTE iktidarının “beka sorunu” uluslararası emperyalizmin kredi musluklarını açmasına bağlı olarak gelişiyor. Bu muslukların açılması uluslararası düzeyde hegemonyal bir güveni gereksindiriyor. RTE, bütün çabasına karşın henüz Biden’la görüşebilmiş değil.

Saray faşizmi, herhangi bir durumda iç güvenlik meselesini ordu silahlarını polisin hizmetine sokup bir de helikopter alarak çözmeye çalışsa da bütün bunların “beka sorunu”nu uluslararası düzlemde aşmaya yetmediğinin farkında ve bu nedenle de başarılı bir seçim arayışında. AKP-MHP gerici faşist ittifakı, her gün olası seçimleri kazanma koşullarını sağlayacak yasal düzenlemeler ve sahtekarlık örgütlenmeleri içinde. Bu süreç zarfında ve sonrasında ise, RTE ve Saray faşizmi emperyalizmin tanıdığı hareket alanını iktidar güvencesi için yeterli gördüğü sürece emperyalizme biat etmekte asla sıkıntı çıkarmayacaktır. Emperyalizmin güvencesinde bölgesel saldırganlıklar için emre amadeyken artık üzerindeki güvencenin sadece emperyalist sisteme kesin tabiyetiyle geçerli olduğunun farkında olarak politika yürütecektir. İnsan Hakları Eylem Planı böyle bir biat ve itaat bildirimi olarak okunmalıdır. Elbette, emperyalist sistemin bu itaat ve biat çerçevesine yukarıda aktarıldığı tarzda tanıdığı özerklikler atlanmadan…

Kürt Çözümü, Yeniden…

Emperyalizmin doğuya yayılımındaki temel hedefin ve bu yayılımın önündeki esas engelin İran olduğu hemen herkesin kabul ettiği bir saptamadır. İran’ı etkisiz kılabilmek için öncelikle onu Ortadoğu’daki etkisiz hale getirmenin zorunlu olduğu keza bir bölge gerçeği olarak ortaya çıkmış durumdadır. Irak işgalinden bu yana Amerika’nın İran’a karşı bölgedeki hakimiyetini önemli ölçüde zedeleyen bir faktör, TC ile Kürt özgürlük hareketi arasındaki çelişkiler olmuştur. ABD, bölgede kendine güvenli bir destek ilişkisi olarak Kürt-Türk ittifakını kurmakta başarılı olamamıştır. Bunda, açık ki esas olarak TC’nin sömürgeci karakteri belirleyici olmuştur.

Emperyalizmin bölgesel egemenliğini bu kez NATO üzerinden kurmayı deneyeceği yeni aşamada, geçmişten çıkartılan sonuçlar gereği AKP sömürgeciliğini oyun bozucu olmaktan çıkaran, yerine onun yapıcılığında yeni bir Kürt-Türk dengesi, ittifakının kurulması kaçınılmazca gündeme gelmektedir. Bu sayfalarda daha önceleri yapılan değerlendirmelerde bunun iki koşulu ortaya konulmuştu. Bu koşulların birincisi, Kürt halk muhalefetini AKP’nin de kabul edebileceği geri ve işbirlikçi bir formata dökmek, ikincisi ise, bu sömürgeci sürece devrimci tarzda müdahale edecek Kürt devrimini bu güçten düşürmek şeklinde ifade edilmişti. Yakın dönemde yaşanan gelişmeler bu tespitleri doğrulamaktadır. Saray sömürgeciliğinin uluslararası emperyalizmin onayıyla Gare’ye saldırması, KDP işbirlikçiliğinin MSA’daki Kürt devrim güçlerine karşı faaliyetini artırması Kürt devriminin tasfiye edilme planlarındaki yoğunlaşmayı göstermektedir. Diğer taraftan HDP’nin kapatılarak ya da parlamenter dokunulmazlığı kaldırılarak örgütlenmesi dağıtılacak Kürt toplum muhalefetini, RTE iktidarının kabul edebileceği yeni bir siyasal çerçeve altında toparlama faaliyeti giderek aleniyete kavuşmaktadır.  Ayhan Bilgen, Altan Tan basın yoluyla, Osman Baydemir Barzani ziyaretiyle yeni siyasal oluşumun siyasal karakterini de açığa vurmaktadırlar. İHEP’in içerdiği kimi yaldızlı sözcükler yukarıda analiz edildiği haliyle daraltılmış bir çözüm çerçevesinin RTE tarafından da kabulüne dair bir bildirim sayılabilir.

Bu gelişmelerin belli bir olgunluğa erişmesini takiben TC’nin, arkasındaki NATO meşruiyeti ve desteğiyle sadece Ruslara karşı İdlip’e değil, aynı zamanda doğrudan Irak’a, örneğin Şengal’e müdahalesi de artık söz konusu olabilecektir. Haşdi Şabi’nin saha gücünü tahkim etmesi bu açıdan önemli bir göstergedir. Haşdi Şabi-TC çatışması İran-TC çatışması olarak görülmek zorundadır. Ve böyle bir ortamda NATO kimlği altında tahkimatı yükseltilmiş emperyalist güçlerin İran’dan Lübnan’a uzanan Şii Hilali’ni zaafa uğratma faaliyeti başka bir boyutta yeniden karşımıza çıkabilecektir.

Aynı paralelde, QSD denetimindeki IŞİD kadrolarının Amerika tarafından Al Tanf’a aktarılması bölgede IŞİD faaliyetini yeniden canlandırmayı tasarlayan Amerika’ya QSD tarafından yapılan bir yataklık olarak tarif edilebilir. Keza bu tür gelişmeler itibariyle emperyalizm ve işbirlikçi Kürt siyasetiyle ilişkilerinde istikrarsız bir grafik çizen Rojava Kürt yönetiminin, daha evvel gönüllüsü olduğu Arap NATO’suna dahil olabilmek için Biden’dan randevu sırasına girmiş olduğu da basında yer aldı. Bu gelişmeler, emperyalizme karşı tavrını komplo süreci açıklamaları ve Gare değerlendirmeleriyle güçlendiren Kürt devrim kurmaylığının Rojava’yı parti çizgisine çekme çabalarını oldukça zorlayacaktır.

Kürt devriminin bu kıskaçlardan kurtulmasının yolu TC’yi alaşağı etmek üzere metropol devrimine daha stratejik bağlamda yönelmek olduğu ortadadır. Ama açık ki Türkiye metropollerindeki devrim Kürt devriminin işi değildir. Bu Türkiye devrimci hareketinin işidir. Kürt devrimi, Türkiye devrimine birleşik devrim dolayımıyla katkısını koyabilir, ama Kürt devriminin hem stratejik dikkatini metropol devrimine çekmek hem de bu devrime askeri politik katılım ve katkılarını istihdam etmek Türkiye devriminin işidir.

Türkiye devrimci hareketi birleşik devrim için gereken enerjik açılımı açlık ve yoksulluk girdabına sürüklenmiş proletaryada, onun örgütlenme ve mücadele süreçlerinde bulacaktır.

Sınıf Mücadelesine Devrimci Yaklaşım

Sınıf mücadelesinde geçtiğimiz günlerde yaşanan gelişmeler ülkenin tepesine tünemiş oligarşi partilerinin sanki birbirlerinden farklıymışçasına yarattıkları siyasal gerilimlere karşın proletaryaya karşı nasıl da aynı düşmanca tutumda olduklarını bize bir kere daha gösterdi.

CHP’li Kadıköy ve Maltepe belediyesinde işçilerin aldıkları grev kararı burjuvazinin laisist kesimleri tarafından bir yandan “şımarıklık”la suçlandı, diğer yandan örgütlü çetelerin saldırılarına maruz kaldı ve bir diğer yandan da ideolojik ve siyasal yaklaşım itibariyle aynı çizgideki sendika aristokrasisi tarafından gece karanlığında kaçırılırcasına imzalanan sözleşmelerle sınıfın sadece daha iyi yaşam hakları değil, bunun için mücadele hakları da elinden çalındı.

AKP-MHP faşizminin kendine bağlı sendikalar eliyle ya da kayyumlar üzerinden ya da faşist zorbalıkla emekçi sınıfların demokratik haklarına uyguladığı gasp politikası, ona muhalefet eder görünen CHP’nin örgüt, belediye ve sendikası eliyle grevdeki işçilere uygulandı. Bu uygulamalar sadece Kadıköy ve Maltepe belediyelerinde değil, aynı şekilde greve çıkmak üzere olan Ataşehir belediyesi işçisine de yıldırım sözleşmeyle dayatıldı.

Bu gelişmelerin ışığında CHP’nin de, kendi egemenlik alanında, tıpkı AKP-MHP faşizmi gibi emeğe hiçbir hak tanımayacağını, emeğin hak taleplerine karşı elindeki bütün araçlarla yürüyeceği görülmüş oldu. CHP’nin Türkiye’nin siyasal tarihi boyunca izlediği çizgi, unutanlar ve görmezden gelenler için bir kez daha hafızalarda tazelenmiş oldu.

Bildiğimiz gibi, CHP bugüne kadar AKP-MHP faşizminin savaşlardan, kayyumlara, dokunulmazlıklardan, seçim hırsızlıklarına kadar bütün desteğini “yanlış ama…” çaresizliğine boyayarak saklamaya çalışıyordu.

CHP’nin gerici faşist iktidara gösterdiği bu örtülü desteğin, aslında sermaye sınıfının egemenliği temelinde  tümüyle siyasal bir ortaklaşmanın eseri olduğu, belediye işçilerinin grevlerine karşı yürüttüğü politik tutumla açığa çıkmış oldu.

Bu durum önümüzdeki siyasal süreçte bir siyasal seçenek olarak AKP-MHP gerici faşist diktatörlüğüne karşı toplumsal muhalefetin az çok soluklanması için CHP önderlikli politik bloktan umut besleyen düzen solu ve ve Kürt liberal muhalefeti için uyarıcı olmalıdır.

CHP, Kürt halkının demokratik muhalefetine karşı takındığı sömürgeci tavırda açığa vurduğu gibi proletarya ve diğer emekçi kesimlerin en yalın demokratik ve ekonomik isteklerine karşı da aynı sömürücü sistem tavrının temsilcisidir. İktidarda ya da muhalefette, her koşulda bu temsiliyeti sürdürecektir.

Dolayısıyla, ne Kürt halkı ne de proletarya gelecek siyasal süreçlerde CHP’nin temsil ettiği bir siyasal ve toplumsal rahatlamaya asla bel bağlamamalıdır.

Gelinen aşamadaki sınıf mücadelesi bu çerçevede gözlemlendiği takdirde,  İstanbul belediyelerinde söndürülen işçi eylemleri sadece CHP’nin sınıf düşmanı kimliğini açığa çıkartmakla kalmamış, aynı zamanda birleşik devrim ve mücadele güçlerinin yukarıda tarif edilen çerçevede alternatif öncü çıkışının eksikliğini de bize göstermiştir. Devrim ve demokrasi güçleri küçük ölçeklerde de olsa oldukça yaygınlık ve canlılık gösteren sınıf mücadelesi alanlarında hala son derece durgun, edilgen ve uzak bir konumdadırlar.

Belediye işçilerinin grevleri yanı sıra sendikalaşma çabasında oldukları için işverenleri tarafından  kod29, vb gerekçelerle işten atılan SLM Etiket işçilerinin, Simbo işçilerinin, Migros işçilerinin polis zorbalığına rağmen direnişte olduklarını biliyoruz. Ancak 12 Eylül faşizminin sendikal yasalarıyla kuşatılmış ve son derece zorlu koşullar içinde sürdürülen bu mücadalelerin sadece kendi iç dinamikleri üzerinden başarı ve kazanımla sonuçlanmaları oldukça zordur.

Liberal sol tarafından, Netaş grevi örneğinde olduğu gibi salt hukuki prosedürün ısrarla işlenmesinden “şovalye”lik payesi çıkarılmasıyla 7 Haziran seçim sonuçları üzerinden faşizmin parlamenter yollarla da geriletilebileceği sonucu çıkarılması aynı ideolojik ve siyasal makastadır. Keza, Greif direnişinde devrimci müdahalenin yetersizliğini görmezden gelen ve sınıfın doğrudan eyleminin sınırlarını yeterli bir mücadele düzeyi olarak kabul eden oportunist sınıf çizgileri de bu makas dahilindedirler.

Proletaryanın ekonomik mücadelesini sendika aristokrasisinin peylenme ya da düzen solunun oyalanma alanı olmaktan çıkartarak yaygınlaştırmak ve bu düzeyi hızla siyasallaşma süreçlerine doğru yönlendirebilmek için birleşik devrim ve mücadele güçleri proletaryanın mücadelesine yasal ve kısıtlı hukuki prosedürlerin ötesinde hızla kazandırıcı dinamikler katmayı başarmalıdır.

Konu açıktır ki daha kapsayıcı siyasal bağlamlara taşınarak kavranmalıdır.

Aslına bakılacak olursa Kürt ve Türkiyeli devrimci demokratik muhalefet, toplumsal muhalefetin temsilinde CHP’nin ve HDP üzerinden liberallerin ağırlıkla yer tutmasında kendi politik ajitasyon, örgütlenme ve mücadele zaaf ve eksiklerinin oldukça belirleyici olduğunun farkındadır.

Birleşik devrim ve birleşik mücadele güçleri, AKP-MHP faşizmine ve onun örtük destekçisi CHP’ye karşı mücadeledeki bu yetersizlikleri hızla ele alarak giderme yoluna girmelidir.

Bu faaliyet salt bir siyasal ajitasyon düzeyinde ele alınmamalıdır. Açıktır ki oligarşinin kendi sistem sorunlarına yönelik halk muhalefetini gene kendi bünyesinden bir parti öncülüğüyle  yönlendirmesi ve liberal ve oportunist düzen solu aracılığıyla bunu güçlü bir örgütlenme olarak sürdürmesine karşı sadece siyasal gerçekleri açıklayan bir ajitasyon asla yeterli olmayacaktır, çünkü sistem içinden seslenen ve sistem içi olan çözüm önerileri artık yığınları ikna etmemekte, aksine  bu tarz yönelimler siyasal zorbalıkta sınır tanımayan gerici faşist iktidar koşullarında toplumsal algıda çözümsüzlüğe tekabül ettiği için yığınlar çaresizlik içinde mevcut iktidarın yapacaklarına kayıtsız bir tevekkülle tabi olmaya mecbur kalmaktadırlar. Devrim ve demokrasi güçleri yığınlara bir alternatif olarak yönelmeyi, bu yönelişi somutlamayı başarmalıdırlar.

Düzen partilerinin ve oligarşik hakimiyetin, emekçi ve ezilen yığınlarının değişim taleplerine yol vermeyeceği 2018 seçimlerinden bu yana halk kesimlerinin bilincine çıkmış durumdadır. Bugüne dair yapılan seçim anketlerinde sistemden umudunu kesmişliğin açık bir ifadesi olan protesto yüzdeleri artık bir kategorik istikrar kazanmış haldedir. Bu durum halk yığınlarının eskisi gibi yönetilmek istememesinin ve alternatif arayışının ifadesidir.  

Türkiyeli devrim ve demokrasi güçleri yığınların bu arayışına bugüne kadar cevap olamamıştır.  Ancak birleşik devrimin bütün mücadele tarz ve güçleriyle sürece yönelmesi bu eksiği hızla kapatacak bir potansiyel taşımaktadır. Bu perspektif, gereken insiyatif gücü ve enerjiyle pratik kılınmalıdır. Aksi koşulda birleşik mücadelenin yığınların nezdinde örgüt ve öncülüğünün kabulü mümkün olamayacaktır.

Sınıf mücadelesinin mevcut siyasal darlığı hızla devrimci mücadele ve örgüt tarzlarıyla aşılmalıdır. Devrimin parlamenter orta oyununun dışında proletarya ve halk yığınlarına bir alternatif olarak öne çıkması buna bağlıdır.

Paylaşın